SİT ALANI
YARGITAY 16. HD
Esas No:2006/5109
Karar No:2006/7720
Mahkemece 5226 saydı Yasada yapılan değişiklikler sit alanlarının zilyetlikle iktisap edilemeyeceği kabul edilmek sureti ile hüküm kurulmuş isede; bu kabul Yasaya uygun bulunmamaktadır. Bilindiği üzere bir ülkenin zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir. Bunların korunması ve özellikle gelecek nesillere aktarılması için herkese büyük görevler düşmektedir. Bu varlıkların korunması için tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde hassasiyetle durulmuş muhtelif tarihlerde yasa ve tüzükler çıkarılmıştır. Eski eserlerin korunması ile ilgili ilk Nizamname 29 sefer 1324 (10.4.1322) tarihli Asan Atika Nizamnamesidir. Bu Nizamnamenin 4. maddesinde; her türlü abideler, menkul ve gayri menkul Aşari Atika hükümet malı sayılmış, gayrimenkul niteliğindeki Asari Atikalann kullanılması kesin olarak yasaklanmasına rağmen sit alanları hakkında her hangi bir hüküm getirilmemiştir. Asarı Atika Nizamnamesini yürürlükten kaldıran 25.4.1973 tarih ve 1710 saydı Eski Eserler Kanunu 'nun 1. maddesi ise "sit" leri taşınmaz eski eserler arasında saymış, 3. maddesinde bütün taşınır ve taşınmaz eski eserlerin Devletin malı olduğunu bildirmiştir. Aynı Yasa'mn 10. maddesi ile de "korunmaları lüzumu tesbit ve ilan olunan her çeşit eski eser tarihi ve tabii anıtlar ile bunlara ait korunma sınırları dahilindeki emlak ve araziye yemden imar ihya hakkı tanınmaz ve tapu verilmez." Kuralı kabul edilmiş, bu kurala paralel bir hüküm içeren 15. maddede ise önceki zilyetlik hakları korunmuştur. "Ne varki gerek Asari Atika Nizamnamesinde ve gerekse Eski Eserler Kanununda Kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ile sit alanlarının kesin bir ayırımı yapılmamıştır. Kendinden önceki tüm kanun ve nizamnameleri yürürlükten kaldıran 21.7.1983 tarih 2863 sayılı "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu" ise; 5. maddesinde taşınır ve taşınmaz bütün kültür ve tabiat varlıklarını Devlet malı saymış, 11. maddesinde bu varlıklar ile koruma alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Kabul edileceği üzere Anadolu çeşitli medeniyetlere sahne olmuştur. Bünyesinde doğal Arkeolojik ve Jeolojik güzellikler barındırmaktadır. Bu nedenledir ki sit alanları Anadolu'da geniş sahaları kapsamaktadır. Kültür ve tabiat varlıkları ile bunların koruma alanları ise genellikle daha küçük alanlarda kalmaktadır. Bu itibarla sit alanlarında zilyetlikle mülk edinme yolunun kapanması ülke gerçeklerine tamamen ters düşmektedir. Ülke gerçekleri ve tarihi zenginliklerin korunup kollanması ve gelecek nesillere aktarılması ilkelerini nazara alarak hareket eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Daireleri içerisinde korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı barındıran taşınmazlarla, bunların koruma alanlarının zilyetlikle edinmelerinin olanaksız bulunduğu, bu niteliği taşımayan sit alanlarının ise koşullan gerçekleştiği takdirde edinilmelerine mani bir halin bulunmadığı yönünde uygulamada bulunduktan halde, 14.7.2004 tarih ve 5226 sayılı Yasa'mn 5. maddesi ile 2863 sayılı Yasa'nın 11. maddesi değiştirilmiş ve yapılan düzenleme ile sit alanlarının zilyetlik yoluyla edinilmelerine, bir başka ifade ile Yargıtay'ın uygulamasına son verilmiştir. Ne varki değişikliği içeren düzenlemede yürürlük tarihinden önce gerçekleşen haklan etkileyecek bir hükme yer verilmemiştir. Kazanılmış haklan bertaraf edecek bir hükme yer verilmediğine göre karar verirken kazanılmıs hakların göz ardı edilemeyeceği kuskusuzdur. Kaldı ki Hukuk Genel Kurulu'nun 9.3.1988 tarih 987/2-860 esas ve 988/232 sayılı kararında da belirtildiği üzere herhangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucuda yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyeceğidir. Basta mahkemeler olmak üzere yasaları uygulama durumunda bulunanlar onları geriye yürür sonuçlar doğuracak şekilde yorumlamamakla yükümlüdürler. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa'nın 2. maddesi hükmünce sosyal bir hukuk Devletidir. Kazanılmış haklar her ne kadar açık bir biçimde Anayasa'da özellikle belirtilmemiş ise de, bunun Hukuk Devleti Kavramının temel taslarından biri olduğu şüphesizdir. Anayasa'nın 87. maddesinde belirlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanun koyma, değiştirme ve kaldırmayı görevleri arasında sayan yetkisi uyarınca, kanun koyucu dilediği alam düzenleme veya düzenleme ekte serbest oluşu nedeniyle bir yasayı genel kuraldan ayrılarak geriye de yürütebilir. Ancak, yasama organının bu yetkisi Anayasa esasları ile sınırlandırılmış bulunmaktadır. Bu şuurlardan bir tanesi de tartışmasız kazanılmış hakların saklı tutulmasıdır. Yasa koyucunun kazanılmış haklan ortadan kaldırıcı nitelikte bir yasa veya diğer bir düzenleyici kural koyması Hukuk Devleti ilkesine ve bunun sonucu olarak da Anayasa'ya aylan bir davranış olacağı da kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, 2863 sayılı Yasa'nın 5226 sayılı Yasa ile değişik 11. maddesi hükmü yürürlüğe girmeden davacı yararına zilyetlikle mülk edinme şartlan gerçekleştiğine, çekişmeli taşınmazın tesbiti 9.8.2004 yılında yapılıp 5226 sayılı Yasa 14.7.2004 tarihinde yürürlüğe girdiğine, Kadastro Hakimi taşınmazların tesbit tarihindeki hukuki ve geometrik durumunu o tarihte yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri çerçevesinde belirlemekle yükümlü olduğuna, yasa koyucu kazanılmış haklan bertaraf edici bir hükümde vazetmediğine göre davacının davasının kabulüne, taşınmazın davacı adına tesciline karar verilmesi gerekir. Mahkemece yasadaki değişikliği kazanılmış haklan ortadan kaldıracak tarzda yorumlayıp yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması isabetsiz olduğu gibi kabule göre de; Mahkemece karan hükme esas alman Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu idari bir kurul olup kararlarıda idari niteliktedir. Anayasa'nın 125.maddesi gereğince her idari işlem ve eylem gibi Koruma Kurulanlın kararları da yargı denetimine tabidir. Bu denetimi yapacak merci idari yargıdır, ilgililerin idari yargıya müracaatları için yasada öngörülen süre Anayasamıza göre bu kararın yazılı olarak tebliğ edildiği tarihte başlamaktadır. İdari karar kesinleşmeden adli yargı hakiminin bu karan esas olarak hüküm kurması söz konusu değildir. Adli yargıda kurul kararlarının yasaya uygun olup olmadığı tartışılamayacağna göre kurul kararlarının ilgililere tebliği sağlanıp dava açılıp açılmaması durumuna göre sonucunun beklenmesi ve buna göre karar verilmesi gerekir. Mahkemece kurul kararının ilgililere tebliğ edilip edilmediği, edilmişse kesinleşip kesinleşmediği konusunda hiç bir araştırma yapılmamasıda usul ve yasaya aykrı, temyiz itirazlan bu nedenlerle yerinde bulunduğundan kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 4.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.